Dört mevsim Adalı olmak

08.05.2022 13:21 Pazar Yazıları

Yazlıkçı olmayıp yaz kış adada oturanlar, şehirde işleri bittikten sonra mümkün olan en erken vapurla adaya dönmek ister.

Dört mevsim Adalı olmak
 
Kapak fotoğrafı: Mert Kahveci/Unsplash

 

Fatih Polat

Sevgili Tunca Öğreten telefonda, ‘Adalı olma’ üzerine bir yazı yazmamı istediğinde ilk tepkim, “Üç kuşak adalı arkadaşlarım var. Ayrıca uzun yılardır Adalar’da yaşayan çok iyi edebiyatçı, yazar ve gazeteci arkadaşlarım var. Ben henüz dört yıldır Adalıyım. O nedenle kendimi henüz Adalı değil de, Ada’da yaşayan biri diye tarif ediyorum” olmuştu. Tunca, savuşturma amaçlı bu hamlem karşısında “Ama sen Adalı arkadaşlarından Adalı olma halini dinleyerek Adalı oldun. O da ayrıca önemli” deyince, -bunu ikna potansiyeli yüksek bir argüman olarak görmesem de- Adalı olma halinin bendeki karşılığına dair bir yazı konusunda anlaştık. Dolayısıyla bu yazı, Ada üzerine bugüne kadar yazılmış şahane metinlerden farklı olarak, henüz o gerçekliği anlamaya çalışan bir faninin değinmelerinden ibaret bir deneme olma iddiasıyla kendisini sınırlıyor.

İlk baskısı 1719 yılında yapılan Daniel Defoe’nun ‘Robinson Crusoe’su herhalde ada ve insan ilişkisine dair en çok tanınan kitaplardan biridir. Onun da muhtemel bir gerçeklikten hareket etmekle birlikte, büyük ölçüde kurgusal bir roman olduğunu biliyoruz.

Bir yirminci yüzyıl yazarı olan Aldous Huxley’nin 1962 yılında yayımlanan son kitabı ‘Ada’ ise insana dair iyi bir hayatın gelişebilmesi ütopyasına odaklanan, kendinden çok söz ettiren güçlü bir edebi metindir. Dolayısıyla ‘ada’ derken, çok katmanlı bir şeyden söz ediyoruz.

Uzaktan bakanlar açısından egzotik çağrışımları baskın imgelerle dolu bir mekan olan ada, aslında “Hangi Ada?” sorusuyla ve o mekanla hangi insanın nasıl bir ilişki kurduğu sorusuyla birlikte daha belirgin bir anlam kazanabilir.

 
Heybeliada - Fotoğraf: Mert Kahveci/Unsplash

 

‘Ada’ya yavaştan yaklaşırken, onu günümüz şehir hayatından ayıran başlıca unsurların neler olduğu sorusuyla devam edelim. Benim açımdan bu; su, toprak ve ağacın bir arada olabildiği bir mucizedir. Doğup büyüdüğüm İstanbul’da bu unsurun üçünü bir arada görebileceğiniz başka bir yer düşünebilir misiniz? Beton binalardan oluşan kentte toprak, saksılarla balkonlara taşınarak dokunma mesafesine getirilmeye çalışırken, ağaç ve suya ulaşmak için de kentin pek çok yerinde bir çaba göstermek gerekiyor. Bu arada, bu kentin ve ülkenin hafızasında ağaçları savunarak başlamış olan Gezi gibi müthiş bir deneyimin olduğunu da not ederek devam edelim…

Su, toprak ve ağacın, dahası ormanın bir arada olabildiği bir mekan, hele bir de şehrin gürültüsünden uzak olarak martı sesleriyle uyandığınız gerçeğiyle düşündüğünüzde, insanı iyileştiren bir mekandır. Üç kuşaktır Adalı bir aileden gelen komşum ve arkadaşım, gazeteci, çevirmen Siren İdemen, “Biz çocukluğumuzda Heybeli’den Burgaz’a yüzerdik” diye anlatmıştı. Onun dışında 20 yıldır, 30 yıldır, 40 yıldır Adalı olanlarla tanıştım. Her birinin biriktirdiği sayısız hikaye var.

Genel açısından bakıldığında ise İstanbul gibi bir kentte ada, bazıları için yazlığa gidilecek bir tatil yeri, azımsanmayacak bir kesim açısından ise emekliliğinde ya da emekli olmaya yaklaştığında, artık şehirle mesafeli bir ilişki arama arzusunun bir karşılığı olarak gündeme geliyor. ‘Ada kafası’nı sevdiği için henüz emeklilik moduna girmeden Ada’da bir ev kiralayarak, işine Ada’dan gidip gelen de epey insan var. Ancak tüm bunlarla birlikte, sınıflı bir dünyada ada imgesinin, sınıfsal bağlamlardan azade olduğu düşünülmemeli. Dünyanın ve Türkiye’nin burjuvaları ya da sinema ve müzik sektörünün ünlüleri için ise adanın ima ettiği egzotiklik, sahip olunması gereken bir mülk anlamına geliyor. Örneğin, ünlü aktör Mel Gibson, Avustralya açıklarında bulunan Mago Adası’nı tatillerini geçirmek üzere 2005 yılında bir Japon firmasından satın almıştı. 5400 hektarlık adanın değeri 15 milyon dolar. Yine sinema dünyasının ünlülerinden Eddie Murphy Bahamalar’ın başkenti Nassau’ya yakınlığıyla bilinen Rooster Cay Adası’nı 2007 yılında 15 milyon dolara satın aldı. Ünlü şarkıcı Shakira Bahamalar’ın kuzeyindeki Bonds Cay Adası’nı 16.5 milyon dolara satın aldı. Bill Gates Orta Amerika’daki Belize’de bulunan Bugue Caye Adası’nı 25 milyon dolara aldı.

Türkiye burjuvazisi de bu statü yarışından geri kalmayacaktı elbette. Koç Holding’in Onursal Başkanı Rahmi Koç, 1974’te Marmara Denizi Tuzla açıklarındaki İncir Adası’nı satın aldı. Ayvalık Cunda’nın karşısında yer alan Hakkıbey yarımadası Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’ya ait. Göcek’teki 12 adadan biri olan  Domuz Adası’nı Erol Simavi eşi Belma Simavi’ye armağan etmişti. Enka Yönetim Kurulu Başkanı Şarık Tara, kızı Leyla Tara’ya doğum günü hediyesi olarak 4 milyon dolara Kıstak Adası’nı almıştı.
Bunlar sadece birkaçı. Bu liste ayrı bir yazının konusu olabilecek kadar uzun aslında.

Bir de Adalar’da şehrin başka yerlerine göre daha uygun fiyatlarla ev kiralamış olan ve ev sahiplerinin zam aşkıyla yanıp tutuştuğu bugünlerde, acaba seneye de oturabilecek miyim diye düşünen epey insan var. Heybeliadalı (Halki) bir yazar olan ve öykülerinde deniz, gemi emekçilerini anlatan Zeyyat Selimoğlu, yazdıklarıyla bize adeta “Denize açılınca sınıfsal bağlamlar uçup gitmiyor” der. Burgazada deyince ilk akla gelen isimlerden biri olan Sait Faik’in edebiyatında balıkçıların tuttuğu yer de, bize Adalı olma halinin sınıflı katmanlarını gösterir.

Sabah erkenden işe gitmek için gemiye koştururken sıkça denk geldiğiniz temizlik işçileri olmasa acaba nasıl bir ada ile yüz yüze kalınırdı? Ada’nın büyük evlerinin geniş bahçelerindeki ağaçları budayan, mekanın sadece yazları uğrayan sahipleri geldiğinde onlara yeşil bir bahçe bırakmak için çabalayan bahçıvanlar olmasa Ada aynı canlığını koruyabilir miydi?

Büyükada ve Heybeliada kitaplarının yazarı Akillas Milas olmasaydı, Adalar’ın mimari kimliğine ilişkin tarihi bilgileri bu kadar derli toplu bulabilir miydik? Ada deyince her adanın ayrı bir hikayesi olduğunu ve o hikayenin herkese aynı şeyi anlatmadığını belirtmek gerekir. Sadece İstanbul’un Adalar’ı açısından dahi düşünsek, Kınalıada’da, Burgazada’da, Heybeliada’da ve Büyükada’da yaşayanlar için tercih sebepleri ayrı ayrıdır. Örneğin geniş ormanı ve daha çok bir köy ile kasaba arası kimliğiyle cazip olan, Heybeliada Kütüphane Derneği ya da Arka Güverte gibi deneyimlere sahip Heybeliada’da yaşayan birisi, göreli olarak şehir imkanlarına sahip olduğu için Büyükada’yı tercih etmek istemez. Çoğu Heybeliadalı için Büyükada, kent ile ada arasında kente daha yakın ve adalı olma halinin sanki son kapısı gibi bir yerdir. Büyükadalı birisi için de muhtemelen Heybeliada ya da diğer adalar, arada uğraması güzel olan yerlerdir. Büyükada kent imkanlarıyla daha yakın temasta bir adalı olma durumunu ifade ettiği için daha konforludur. Burgazada ‘Prens Adaları’ tanımını belki de güncel özellikleriyle en çok ima eden ve ‘Adalar’ın Cihangir’i’ olarak da adlandırılan, derli toplu bir adamızdır. Bu arada, Adalar’ın sorunlarıyla ilgili olarak oluşturulmuş olan çeşitli mücadele platformları içinde Büyükada ve Heybeliada gibi Burgazadalı pek çok arkadaşın ciddi bir emek sarf ettiğini belirtmeliyim. Kınalıada ise İstanbul Adalar’ının bir ücret ödemek zorunda kalmadan pek çok yerinden rahatça denize girilebilen tek adası durumunda. Kuşkusuz bu cümleyi artık, ‘müsilajdan önce’ ekiyle birlikte okumak gerekiyor. Müsilajın yüzeyde görünen kısmının ortadan kalkmasıyla birlikte Adalar’da yaşayanların denizin kirliliğinin farkında olarak, bu riski alarak denize girmeye devam ettiğini bir not olarak ekleyelim.

 
Fatih Polat/Heybeliada - Fotoğraf: Aslı Uluşahin

 

Bu arada, bir süre İstanbul’un dört adasından herhangi birinde oturup, sonra çeşitli nedenlerle bir başka adaya taşınanlar da var.

Bu serbest nazım değinmelerden sonra, adalı olma haline ilişkin önemli bir boyutu da atlamamak gerekiyor. Adada zamanın kente kıyasla daha yavaş aktığı düşünülür. Kentte sürekli bir yerden bir yere yetişmek için koşturmanız gerekir. Hatta epey bir zamandır hayatımızda artık ‘kendini metrobüse atmak’ diye bir kavram dahi var. Birçok ülkeden fazla nüfusa sahip İstanbul’da günün belli saatlerinde belli duraklarından metrobüse binmeniz gerekiyorsa ve aceleniz varsa kendinizi metrobüse atmak zorundasınız. Eğer bekleyeyim de boş metrobüs gelince binerim diye düşünürseniz gün akşam olur ☺

Adaya geldiğinizce ise artık koşturmaya, kente yeniden dönünceye kadar mola vermişsinizdir. Hatta adaya yaklaşırken bunu hisseder, adadan yola çıkıp şehre yaklaştığınızda ise o değişen ritmi hissetmeye başlarsınız. O nedenle yazlıkçı olmayıp yaz kış adada oturanlar, şehirde işleri bittikten sonra mümkün olan en erken vapurla adaya dönmek ister.

Ancak koşturmaya bir mola vermek ile zamanın daha yavaş akması gerçekten aynı şey midir?

Bu soruya göreli bir yanıt vermek sanki daha doğru görünüyor. Yıllarca sabahın ilk vapurlarından biriyle şehirdeki işine gidip akşam hava karardığında adadaki evine dönen ve ancak hafta sonlarını adada geçirebilen bir kişi için hayat hiç de öyle aheste değildir. Ya da adadan işlerini online olarak yürüten ve gününü belirli bir plan dahilinde yaşayan açısından da ada ile kent arasındaki bir temponun ortasında bir yerlerde yaşıyor olmaktan söz edebiliriz.

Tüm bunlarla birlikte ada hayatının insandaki kent ritmini törpüleyen, onu daha sakin olmaya çağıran bir yanı vardır. Bu yan, İstanbul’da doğup büyüyen biri olarak benim, adada yaşama hayalimi 20 yakın bir süre ertelememe neden olmuştu. Günlük ritmimle adanın ritmi arasındaki farkı düşünüp önemli bir süre erteledikten sonra, “Arada anlamlı bir denge kurulamaz mı?” sorusunu sormaya başladığım bir zamanda, biraz da kent hayatının bunaltıcı etkisinin itmesiyle kendimi Ada’ya attım.

Pandemi döneminin evden online olarak çalışmaya zorlayan koşulları adada daha fazla kalmaya imkan veriyordu. Normalleşmeye dönüşle birlikte eski şehir temposu yeniden başladı. Ancak adadan online erişimle günlük düzenli bir iş yapmanın, şehrin hengamesi ve gürültüsü içinde iş yapmaktan bir farkı olsa da, yine de bir temposu oluyor. Fiziksel olarak adada oluyorsunuz ama günlük devam eden ritimle şehir sizin içinizde oluyor.

Sonuç olarak herkes ada ile kendisi arasında anlamlı bir ritim dengesi oluşturuyor. Bu da adalı olma hali bakımından herkes için o dengeye bağlı bir hikaye demek aynı zamanda.

‘Adalı olma’ duygusu içinde, insanın uyanık olması gereken bir hal de var. Yaz aylarında günübirlik olarak adaya gelen nüfusun yoğunluğu, esnaf açısından bir iş imkanı iken, bazıları açısından tatlı hayatlarına bir tehdit olarak görülüyor. ‘Halk plaja akın etti, vatandaş denize giremiyor’ endişesinin bir başka versiyonu diyebiliriz buna. Böyle düşünüp yaşayanlar için ada, onlara ait ve ‘kalabalıklarla’ paylaşılamayacak bir özel mülk. Zaten böyle düşünenlerin en zenginleri, başta da söylediğimiz gibi kendilerine ada satın alıyorlar.

Bu değinmeler zincirinin ardından yavaş yavaş toplayalım. Su, toprak ve ağacın bir aradalığı ile insana iyi gelen, onu iyileştiren ada gerçekliği, Türkiye’de İstanbul Adaları için iktidarın yeni düzenlemeleriyle birlikte ciddi bir rant kuşatması altında. Rant pratiklerinin doğasını bugüne kadar küçümsenemeyecek şekilde bozduğu İstanbul Adalar’ı, yeni yapılaşmalar ve yeni rant pratikleriyle birlikte hikayesini de tamamen kaybedebilir. Eğer bu pratiklere teslim olursak ‘Adalı olmak’ parayı basıp ada almakla eş bir burjuva hobisine dönüşür.